KELAM - TASAVVUF İLİŞKİSİ Atilla Baran Can ÇELEBİ İslam tarihi boyunca, Rasulullah (sav) sonrası dönem, ortaya çıkan itikadî mezhep ve ekoller, daha sonra (başta Hint mistisizmi olmak üzere) dışarıdan etkilenerek İslam'a girdiği söylenen tasavvufî sistem, sürekli tartışma konusu olmuş, bunların içerisinden kelam ve tasavvuf ilgiye şayan bir seyir izlemiş, bazı dönemlerde iyice birbirine yaklaşırken, bazı dönemlerde ise birbirini tekzîp eder hale gelmiştir. Ancak bu hep varolmuştur. Bugün bile kelam ve tasavvuf disiplinlerinin birbirine yeterince ilgi duyduğu söylenemez. 20. asırda İslam dünyasının iyiden iyiye güç kaybıyla başlayan iç eleştirilerden (özellikle) tasavvuf nasibini almış, Müslümanları pasifize edilmiş, birey olamayan ve bilimsel düşünceye hayatında yer vermediği için çağının gerektirdiği donanımlardan uzak kalmış bir zihniyete dönüştürdüğü iddia edilmiştir. Hatta ilginç olan şudur ki, iç hesaplaşmalarda güncel metodlar üretmek yerine İslam tarihine geri dönülmüş, sorun geçmişte aranarak, dünün problemleri yeni yorumlarla alevlendirilmiştir. Zaman zaman bunu "güneş altında yeni bir şey yok" düsturuyla izah etmek mümkün olsa da, gelinen noktanın pek iç açıcı olduğu söylenemez. İslam dünyasına felsefenin ve antik Yunan düşüncesinin girmesiyle baş layan endişenin ürünü olarak bir reaksiyon, refleks veya savunma mekanizması biçiminde zuhur eden Kelam ilminin tasavvufa göre daha önce oluşmuş olması, kelamcılara tasavvufu yargılama (Zühd anlayışında ilk kırılma olarak görme) 1 imkânı da vermiştir. Zühd anlayışının mimarı ve Ehl-i Sünnet kelamının kurucusu 2 olarak görülen Hasan Basri'nin "umulan şeye nail oluncaya kadar korkutan kimsenin, korkulan şey başa gelinceye kadar ümit veren kimseden daha iyi olduğunu" düsturunun tasavvufu etkilediği bilinmektedir . Zühdden tasavvufa geçiş döneminin en önemli simaları olarak zikredilen İbrahim Edhem, Rabiatel - Adeviyye, Fudayl B. İyaz, Maruf Kerhî ve Zünnun el-Mısrî, tasavvufî anlayışın sistemleşmesinde öncülük etmiş, bütün tasavvuf tarihinde ilk büyük mutasavvıflar olarak anılmaktadır. "Bağdadî, Sünnet ve Cemaat ehlinden bir kısmı da zahid sufilerdir. Onlar gerçeği görüp kısa kestiler; deneyip ibret aldılar, olana razı oldular; Allah'ın emrine teslim olup O'na itiraza kalkışmadılar; yetecek kadarı ile yetindiler; kulağın, gözün ve kalbin, zerresine varıncaya kadar yaptıklarından hesaba çekileceklerini bilerek Ahiret için en güzel hazırlıklarını yaptılar; ayet ve hadisleri nefislerini arzusuna göre değil, oldukları gibi anlamaya çalıştılar; iyilikleri insanlara gösteriş olarak yapmadıkları gibi, kötülükleri de insanlardan utandıkları için, terk etmediler; dinleri Allah'a tevhid etmek ve teşbihten tenzih, mezhepleri de işleri O'na havale etmek ve güvenmekti" derken bir kelamcı gözü ile Kur'an ve Sünnete uygun (bid'atlara sapmamış) sufilik ve tasavvufunu sınırlarını belirlemiş oluyordu." 3 İlk Kelamcıların Tasavvuf Değerlendirmeleri İlk dönem kelam kaynaklarında tasavvuf ehli de kendi içinde sınıflamaya tabi tutulmuş, Sünnet ve Cemaat Ehli'nin ilkeleri doğrultusunda, bu ilkelere uyanlar ve uymayanlar olarak tasnif edilmişlerdir. "Ehl-i Sünnet Kelamcılarına göre sufi ve tasavvufçular çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Bizim tespit edebildiğimiz sınıflandırma çeşitleri şunlardır: - İmam Eş'arî (260-324/ 874-936) nin Ehl-i Sünnet dışında kalan sufi ve tasavvufçuları sınıflandırması. 1 ÇELEBİ, Doç. Dr. İlyas, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Tasavvuf Geleneğinde İtikadî Problemlere Bakış (Gazzali Öncesi), Erciyes Ü. İlahiyat Fakültesi Kelam-Tasavvuf İlişkisi Sempozyum Bildirileri, (1998) Kayseri., s. 3 2 ÇELEBİ, Doç. Dr. İlyas, a.g.m., s.1 3 YILDIRIM, Yrd. Doç. Dr. Arif, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İlahiyat Fakültesi Kelamn Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Kelamcılar Nazarında Tasavvuf, Erciyes Ü. İlahiyat Fakültesi Kelam-Tasavvuf İlişkisi Sempozyum Bildirileri, (1998) Kayseri, s.9