Birinci Bölüm Ağustos ayının son günleriydi. Gecenin karanlığı, usulca sabahın ilk ışıklarına teslim oluyordu. Gökyüzünden süzülen aydınlık, sessizliğe hafif bir yaşam belirtisi katıyordu. Kuş sesleri, karanlık gecenin izlerini silerken şehir yavaş yavaş uyanıyordu. Sabahın erken saatleriydi. Güneşin ışıkları taş evin duvarlarına vuruyor, pencerelerinden sarımtırak bir aydınlık yansıyordu. Mustafa, annesi Yıldız ve babası Âdem’le birlikte ahşap masa etrafında oturdu. Sesiz bir kahvaltıydı bu; herkesin içinde ayrı bir düşünce kıpırdanıyordu. Annesi, elindeki çayı yudumlarken oğlunun yüzüne şöyle bir baktı, sonra gözlerini kaçırdı. Âdem ekmeğini zeytine bandı, hiç bir şey demedi. Belki de Mustafa’nın İstanbul’a gidecek olması onu şimdiden hüzünlendirmişti. Kahvaltıdan sonra Mustafa odasına çekildi. Kitaplarla dolu olan küçük masasının başına oturdu. Sayfaları sararmış defterleri karıştırdı, bazı notlarını gözden geçirdi. Valizine koyacağı birkaç kitap yana ayırdı, içlerinden birini eline alıp bir kediyi okşar gibi okşadı. Çarşıya çıkma zamanı yaklaşmıştı. İstanbul, zihninde hem bir umut hem de bitmek bilmeyen bir belirsizlikti. Babasının cebine sıkıştırdığı bir miktar parayı aldı, cüzdana yerleştirip arka cebine bıraktı. Eski sokaklardan yürüyerek dolmuş durağına ulaştı. Şoföre bozuk paraları uzattıktan sonra pencere kenarına oturdu. Camdan dışarıyı seyrederken, evin taş duvarları birer birer gözünün önünden silindi. Çarşıya vardığında içi içine sığmıyor, içinde tarifi zor bir heyecan taşıyordu. Hayatında bambaşka bir sayfa açılıyordu. Ancak bu yolculuğun, onu nasıl bir kaderin eşiğine getireceğinden henüz habersizdi. Mustafa, Bakırcılar Çarşısı’ndan geçerken, çekiç darbeleriyle bakırın dövülmesinden çıkan tok sesler çarşının ritmine karışıyordu. Her vuruş, zamanla yarışan bir zanaatkârın sabrını ve hünerini anlatır gibiydi. Genç adam, bu ritmin ahengine kapılarak yürürken, karşısına çıkan bir manifaturacı dükkânının vitrininde sergilenen rengârenk kumaşlar gözlerini kamaştırdı. Bir anlığına durdu, gözlerini o parlak renklere dikti. Sanki her biri, İstanbul’da karşısına çıkacak farklı hayatların, yabancı dünyaların birer habercisi gibiydi. İçindeki heyecan ve umut, adımlarını hızlandırmasına neden oldu. Fakat farkında varmadığı bir şey vardı: Onu, yakından izleyen iki yabancı, arkadan sessizce takip ediyordu. Biraz ilerlediğinde, arkasında beliren iki adamın varlığını hissetti. Bakışları, sokağın yorgun taşlarına sinmiş bir tedirginlik gibi ensesinde dolanıyordu. Ya da daha derin, açıklanamaz bir sezgi: Tehlike, yalnızca bir gölge değil, insan tenine işleyen buz gibi bir ürpertiyle yaklaşmıştı ona. İçini saran bu sıkıntıya rağmen yürümeye devam etti. Sanki adımlarını sıklaştırarak zihnindeki huzursuzluğu susturabileceğini sanıyordu. Oysa Mardin’in taş sokakları susmazdı. Her adımda geçmişin yankısı duyuluyordu. Bu taşların arasında, çocukluğunun sesini duyar