Yadsınarak kendisini yeniden üreten bilim felsefesi: Pozitivizm Ali Somel Pozitivizm, metafizik yerine olgulara dayalı bilimsel yaklaşımın August Comte tarafından 19. yüzyılın ilk yarısında sistemleştirilmiş halidir. Feodal üretim biçiminin “toprak” ve “tanrı” ilişkisine dayalı ilahî yaklaşımı karşısında, gelişmekte olan kapitalizmin ihtiyaç duyduğu dünyevî ideolojinin bilimsel alandaki karşılığı olguculuk olmuştur. Ancak pozitivizmin basit anlamda hangi tarihsel bağlamda ortaya çıktığına bakmak yeterli değildir. Kapitalizmin, kendisini önceleyen sosyal ve ekonomik düzen karşısındaki gelişimi kadar, bünyesinde barındırdığı çelişkiler karşısında özünü yeniden üretme mekanizması ve bunun bilimsel yaklaşımlara etkisi önemlidir. Biz bu çalışmada, pozitivizmin burjuva bilimsel düşüncesinin doğumunda yaptığı ebeliği sosyal ve ekonomik bağlamda ele alıp, devamında geçirdiği dönüşümleri “bilimsel düşünceler tarihi” kulvarında inceleme yöntemini tartışacağız. Mutlakiyetçi monarşi döneminin ampirisist öncülleri Hobbes ve Locke geleneğinin takipçisi Mill ile eş zamanlı olarak pozitivizmin temellerini atan Comte, bilimde olguculuğu ortodoks bir yaklaşımla ele almasıyla sistemin adını koymuştur. Pozitivizmin temel yöntemi dış dünyanın gözlemidir. Bu anlamda doğa bilimleri ile sosyal bilimleri bir bütün olarak kapsar. İnsan aklının 3 halin bulunmaktadır ve bunlar aynı zamanda aklın evriminin 3 aşamasını oluşturmaktadır. Gözlemlere dayalı olmadan teorinin, teori olmadan da gözlem yapılamayacağı kısır döngüsünden teoloji insanı kurtarmıştır (Comte, 1970: 5, 6). Teolojide insan, olayları kendi iradesinin üzerinde üstün ilahî iradelerin yönettiğine inanarak gözlemlerini bir bütünlük içerisinde açıklayabilmiştir. Bu anlayışın hüküm sürdüğü toplumsal düzenler genellikle askeri yapılanma içerisindedir. Comte, bu dönemde astroloji, simya gibi “bilim dışı” faaliyetlere itki veren gözlem ile teoriyi bütünleştirmek arayışının insan aklının gelişimini sağladığını vurgular. İnsan aklı, daha analitik düşünerek yine bir mutlaklık içerisinde teolojide üstün iradelerine inanılan tanrıların yerine soyut kavramlar yerleştirmiş ve bunlarla olayları açıklamaya girişmiştir. Dolayısıyla ilahî inanç sistemi yerine fiziksel dünyanın ötesinde gözlemlenebilir olayları belirleyen yasaların arayışı geçmiştir. Bu metafizik aşamasında toplumsal düzenlerde de yasal biçimlerin devreye girdiği görülür. Hem teolojiden hem de metafizikte söz konusu olan evrensellik, pozitivizmde yadsınır. Comte, mutlak bilgi anlayışından, mutlak bilginin imkânsızlığının kavranmasına geçildiğini söyler (Comte, 1970: 4, 14). Keza pozitif bilimciler, herhangi bir varlığın öz yapısı konusunda mutlak bilgisizlik iddia ederler (Comte, 1970: 53). Burada pozitivizmin çok önemli bir özelliği ortaya çıkar: Gözlemlenebilir olan olguların fiziksel yasalarla açıklanması temel alınırken, gözlemlenemeyen olgulara bir dokunulmazlık tanınmıştır. Bu anlamda bir bilinemezciliğe kapı aralayan pozitivizm, bilimi teoloji karşısında bir silah olarak kullanmaktan çok, teolojiyi bilimin iddialarından korumaktadır (Keat, 1994). Pozitivizm böyle bir tek yasalılık ile dünyaya yaklaşmadığı için kendi içinde yapay da olsa bir işbölümü ihtiyacı duymaktadır. Ancak işbölümünün kendisi, uzmanlaşma ile her bir bilim dalını bütünlükten uzaklaştırdığı ölçüde teoloji ve metafizik karşısında pozitivizmi zaafa uğratmaktadır (Comte, 1970: 16). Bunun için Comte’un getirdiği öneri, bilim ile pozitivist felsefe arasındaki ilişkinin nasıl örgütleneceğini anlatırken aslında bilim ve toplum arasındaki ilişkiye dair çok önemli tarihsel ip uçları vermektedir. Pozitif felsefenin ilkelerini saptamak üzere seçkin bir bilim insanları