ABD'DE DEMOKRASİ VE İKİ PARTİLİ SİSTEM Yrd. Doç. Dr. Sait YILMAZ ABD‟nin bir demokrasi olduğu sık sık söylense de Amerikan anayasası cumhuriyet şeklinde bir yönetim öngörmüştür. Ne Bağımsızlık Bildirgesi ne de ABD Anayasası, demokrasiden iyi bir şey olarak bahseder. Bununla beraber Amerika‟da yaşayan herkes bunun demokrasi olduğunu söyler. ABD Anayasası‟nın babası olan James Madison'a göre denetimden uzak bir demokratik sistem bireysel hakların ihlal edileceği bir "çoğunlukçu" sisteme dönüşebilirdi. Thomas Jefferson‟a göre (Aaron Berk, 2010); “Demokrasi halkın yüzde 51‟inin diğer yüzde 49‟unun haklarını el e geçirdiği ve bir güruhu yönetmekten başka bir şey değildi.” Kuruculardan John Adams‟a göre demokrasi asla uzun sürmez ve kendini harcayarak sonunda mutlaka intihar ederdi. John Marshall ise cumhuriyet ve demokrasi arasındaki dengenin düzen ve kaos arasındakine benzediğini söylemekteydi. Anayasayı yazanlar bu nedenle anti-demokratik mekanizmalar getirmişlerdi. Bunlardan en çok eleştirileni ise seçim sistemidir. Getirilen sistem (temsilci demokrasi) zengin bir sınıfı öncelikle ve en iyi bir şekilde temsil eden bir düzen doğurdu yani plutokrasiye yol açtı. Amerikan sistemindeki problemin temelinde para, güç ve etki döngüsü yatmaktadır. Bu makalede Amerika‟daki demokrasi ve Türkiye‟ye getirilmesi düşünülen iki partili sistem üzerine odaklanacağız. ABD’nin Derin Hastalığı; Anayasal Plutokrasi Amerika iddia edildiği ya da sanıldığı gibi „demokrasi‟ değil, seçimle işbaşına gelen temsilcilerin çıkardığı yasalar çerçevesinde hukukun üstünlüğüne dayalı „anayasal bir cumhuriyet‟tir. Noam Chomsky, Madison modelini eleştirerek, "1787'de ABD Anayasa Konferansı'nda James Madison'ın vurguladığı şekilde ABD, zengin azınlığı çoğunluktan korumak ilkesi üzerine kurulmuştur” demektedir. Anayasa yazıldığı dönemde Amerika adaletsiz ve eşitliksiz bir kaos içindeydi ve ülkenin kurucuları bu durumdan en çok faydalananlardı (Chomsky, 2007). Anayasa adil bir seçim sistemi ve demokratik süreç de öngörmemişti ve bu eksiklikler ülkenin bugünkü sorunlarının temelinde yatmaktadır. Kurucular, monarşiden kaçınmak için bi rbirini dengeleyen üç ayrı yönetim alanı yarattılar; yasama, yargı ve yürütme. Ancak zenginlere çalışan seçim sistemi bu üç yönetim alanının kendi adamları tarafından dolmasına ve bunların hegemonyasının hep devam etmesine neden oldu. Amerikan anayasasını yazanlar o günün zengin aristokratları içinde idi. Özel mülkiyeti, özel sözleşmeyi ve Amerikan aristokratlarının diğer çıkarlarını korumayı düşünürken temelde herkesin çıkarına olan konuları göz ardı ettiler ya da asgari düzeyde tuttular. Bunu yaparken iktidar koltukları imtiyazlılara hegemonyaları bitmeyecek şekilde açılırken bunun teminatı olan anayasa değiştirilemez hale getirildi. Amerikan rejimi bir demokrasi değil hegemonyayı elinde tutan zenginler tarafından yönetilen, onlara hizmet eden ve nesilden nesile geçen bir tür „plutokrasi‟ dir. ABD vatandaşları sözde temsilci demokrasi adına bu sistemde oy vermeye devam etmekte ancak bu sistem gerçekte onlara hizmet etmek için kurgulanmamıştır. Ülkedeki değişimler güç, zenginlik ve imtiyaz peşinde koşan plutokratlar tarafından belirlenmektedir. Bu elit kesim, kendi kontrollerindeki medya ve hükümet dairelerini kullanarak (kızıl korku taktiği) son seçimlerde Obama yönetiminin sosyalizm ya da komünizme doğru gittiğine ikna edebilmiştir. Hâlbuki Obama‟nın savundukları daha fazla demokrasi, adil temsil, bireysel özgürlük, ekonomik haklar, kişisel sorumluluk ve