1980 SONRASI TÜRK ROMANINDA POLİSİYE Uğur MORKAYA* Giriş Yalnız edebiyat türleri arasında değil; belki de tüm sanat dalları içerisinde insanla en çok ilgilenen, onu tüm yönleriyle kavramaya ve estetik bir biçimde yansıtmaya çalışan sanatların başında roman gelmektedir. İnsanın bir birey olarak belirdiği burjuva döneminin anlatısı olarak tarih sahnesine çıkan roman; bireyin arzularını, hedeflerini, çelişkilerini, çatışmalarını, duygularını anlattığı gibi odağına aldığı insan tipi üzerinden insanlık durumlarını, toplumsal ilişkileri, siyasi, sosyal, kültürel dönüşümleri sanatsal bir üslupla yansıtmaya çalışan bir edebî türdür. Bu yansıtma edimi ise sürekli farklılaşır. Toplumun, kültürün, teknolojinin, bilimin değişimine paralel olarak hem roman hem de insanda zaman içerisinde değişimler meydana gelmiştir. Sosyoloji odaklı güçlü bireyi, belirli fikirleri, duyguları ve aidiyetleri temsil kabiliyeti yüksek; bilimin ve aklın egemenliğine dayanan bir atmosferin ürününü ele alan klasik roman, modern romanla birlikte, psikoloji odaklı güçsüz bireyi, aynı zamanda toplumsal bağları çözülmüş, edilgen, akla ve bilime olan inancı sarsılmış, varoluşsal problemler yaşayan sıradan anti kahramanları anlatır bir hale gelmiştir. İnsanoğlunun tarih sahnesine çıkışıyla birlikte görülen suça ve cinayete olan eğilimi, kent hayatının getirdiği problemler çerçevesinde yoğunluğunu artırmasıyla birlikte, edebî sahada da polisiye gibi merak ve gizemi öne çıkaran bir roman türünün doğmasına öncülük etmiştir. Cinayet, katil ve polis ya da dedektif gibi unsurların birleşmesinden oluşan polisiye, bu unsurların getirdiği merak duygusuyla çok ve çabuk okunmasından ve estetik dilin de geri plana atılmasından dolayı popüler bir roman türü olarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, birçok polisiye yazarı sanat endişesi taşımayacak bir şekilde belli kalıplar çerçevesinde söz konusu roman türünün sınırlarını daraltmıştır. Ancak, son zamanlarda polisiye roman, modern roman tekniklerinin kullanımıyla birlikte, kendini yenileyerek gerek dil gerek tema bakımından bir zenginliğe kavuşmuştur. Özellikle Postmodernist algıyla birlikte, küreselleşmenin yarattığı çok kültürlü ortam kendini roman türünde de hissettirmiştir. İdeolojilere karşı sarsılan inancın, sosyal ve siyasi yaşamda öne çıkan etnik, mezhepsel ve bölgesel kimliklerin, tüketimi özendiren reklam ve medya dünyasının, her türlü bilgiyi, duyguyu ve düşünceyi anında dolaşıma sokabilen bilişim ve iletişim teknolojisinin şekillendirdiği bireyin yaşamına projektör tutar hale gelir. Bu bağlamda postmodern anlatı tekniklerini kullanan yazar, çokkatmanlı, çokkültürlü, metinlerarası ilişkilere yaslanan, üstkurmaca bir düzlemde hayat bulduğu için oyunsuluk eğilimi taşıyan bireyi anlatmaya girişmiştir. Bu postmodern algı, kendini bir tür olarak kabul ettirmek için oldukça uğraş veren polisiye romana da sıçramıştır. Bu çalışmamızda Türk edebiyatında 1980 sonrasında, büyük değişimler gösteren polisiye roman türünün gelişimine değineceğiz. Öncelikli olarak bu türün gelişimini vermeden, polisiye roman türünün tanımına, tarifine, bulundurması gereken unsurlarla birlikte, gerek Batı edebiyatında, gerek Türk edebiyatında (1980 öncesi olmak üzere) göstermiş olduğu değişime değineceğiz. 1