14 Eylül-Ekim 2015 Cilt: 7 Sayı: 70 O rtadoğu coğrafyası, dünyanın gerek mede- niyet gerek kültürel gerekse de sosyo-politik anlamda şekillenmesinde, geçmişten günü- müze başat bir rol oynamaktadır. Bilinen en eski yazılı tarih buradan başlatılmaktadır. İnsanlığın kurduğu en eski yerleşim merkezlerine bu topraklar ev sahipliği yapmıştır. 2011 yılından beri global güçlerin rekabet ortamına dönüşen ve tarihinin en büyük yıkımını yaşayan Suriye’deki Şam gibi şehirlerin sekiz bin yıl- dır kesintisiz bir şekilde meskûn olduğu malum bir gerçektir. Bugün dünya nüfusunun büyük çoğunlu- ğunun müntesibi olduğu dinlerin menbaı yine bu topraklardır. Pers- Yunan savaşları ve nihayetinde de Büyük İskender örneğinde olduğu gibi medeniyetle- rin müteaddit defalar karşılaştığı, etkileşime girdiği, kaynaştığı ve birçok farklı bakış açısı, etnisite, kültür ve topluluğa yurt olmuş geniş bir bölgedir Ortadoğu coğrafyası. Söz konusu önemini tarihin hiçbir dö- neminde kaybetmemiştir bu coğrafya. Her ne kadar Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da çıkmış olsa da yine temel saiki bu toprakların paylaşılmasına matuftur. Bu toprakların da yine en ciddi jeo-stratejik önemine sahip ülkesi olan Türkiye, rekabet halindeki ülkelerin ilişkilerinde köprü hüviyetinde olması nedeniyle, böl- genin kaderinin çizilmesinde mutlaka işlevsel bir role sahip olması gereken bir aktör durumunda olmuştur. Muktedir olduğunda farklılıkların kaynağı olan bu coğrafyayı birleştiren bir güç olmuş, hinterlandının daraldığı zamanda ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan gü- nümüze gelen süreçte bölge; çatışmanın, tarihi- kül- türel miras ve varlıkların inkıraza uğradığı bir sahneye dönüşmüştür. Her ne kadar ülkemiz son zamanlarda, tabir yerindeyse, tarihsel birikiminin verdiği ivmeyle ve bir aile büyüğü edasıyla söz sahibi olma hüviyetini tekrar kazanmaya ilişkin hamleler yapsa da daha alın- ması gereken zorlu bir yol kendisini beklemektedir. Kısa bir perspektifte genel bir görünümünü yansıt- maya çalıştığımız Ortadoğu’nun son yıllardaki günde- minde Selefi düşünce ve hareketler, önemli ve yoğun bir yer işgal eder olmuştur. Öncelikle bu düşüncenin mahiyetinin ve oynamış olduğu güncel rolün daha iyi anlaşılabilmesi için geçmişten günümüze değerlendi- rilmesi gerekir. Bu bağlamda metodolojik ve bütüncül bir yakla- şımla olay değerlendirilecek olursa, merhum Cabi- ri’nin yaptığı gibi tarihimizi tekrar bir okumaya tabi tutmak ve hassaten de köşe taşı vakıaları da bağlam- sal okumayla değerlendirmek zaruridir. Aksi takdirde karşılaşılan sıkıntıları tespit etmek ve çözüm önerileri üretmek mümkün olamayacaktır. Genel olarak İslam düşünce geleneğini mercek altına alarak başlayalım. Bu düşüncede iki ana usul teşekkül etmiştir: Ehl-i Re’y ve Ehl-i Hadis. Bu usullerin kökenleri de Hz. Peygamber zamanındaki Ben-i Kureyza olayına kadar Ortadoğu denklemine baktığımızda yeni dizaynın göbeğinde mezhep ayrılıkları üzerinden bir tavrın benimsendiğini gör- mekteyiz. Bu tavır da geçmişin siyasi hesaplaşmasına hasre- dilmiş Şiilik ile Ehl-i Rey çizgisinin zenginleştirdiği mirasın göz ardı edildiği ve bağlamından kopartılmış ve sathileştirilmiş Selefi çatışması şeklinde uygulanmaya çalışılmaktadır. Mustafa Selim YILMAZ ORTADOĞU DENKLEMİNDE SELEFİ DÜŞÜNCENİN YERİ ÜZERİNE KAPAK DOSYASI