1 I GüneĢli bir yaz gününün kavurucu sıcağı altında, hızla ilerleyen bir yelkenlinin güvertesinde buldu kendini. Dipteki yosunların kokusunu içine çekerek neler döndüğünü anlamaya çalıĢtı. Yelkenlinin pruvasına kondurulmuĢ dümenin baĢında sırtı kendine dönük bir adam dıĢında etrafta baĢka hiçbir canlı olmamasına içerleyerek, ayak bastığı nemli tahtaların altındaki gürültüye dikkat kesildi. Kürek çeken forsaların tempolu ve öfkeli seslerini iĢitti. Dayanamadı; yere yatarak sol kulağını verniklenmiĢ kaygan zemine dayadı. Forsalardan oluĢan koronun güçlü sesinin ardında tüm çocukluğu boyunca duyduğu sesleri cılız da olsa duymayı baĢardı. Bütün vücuduna yayılan yüzeydeki nemin verdiği serinlik hoĢuna gitti. Yattığı yerden yelkenli ve diğer her Ģey daha tuhaf gözüktü gözüne. Her Ģeyin bu kadar çabuk ve kuru kuruya oluĢuna sinirlendi doğrulurken. Anlamadığı bir dilde mırıldanan yüzünü göremediği gizemli adama daha da yaklaĢtı. çinde ona karĢı bir acıma duygusu nefrete dönüĢüp birden, aynı hızla mavi gökyüzüne doğru yükselerek gözden kayboldu. Arkasından görebildiği kadarıyla bu sıcakta bordo renkli ve süslemeli bir redingot giyen bu adam, giysisini tamamlayan tokalı ve topuklu rugan ayakkabılarıyla yüzyıllar öncesinden fırlamıĢ gelmiĢ de olabilirdi. “Babam olabilir mi?” diye korkuyla fısıldayarak adama biraz daha yaklaĢtı. Sinsi ve kurnaz birisi olduğunu düĢündü nedense. YaklaĢtıkça dipten gelen gürültünün daha da Ģiddetlendiğini fark ederek heyecanlandı. Kolunu uzatsa omzuna dokunacak kadar yakındı Ģimdi. Adam sanki yanında durmakta olan birine, yanında kimse olmadığı halde anlamadığı bir dilde hararetle bir Ģeyler anlatıyordu. “Acaba bana mı anlatıyor?” diye düĢünüp önüne geçmeye çalıĢınca, adamın geniĢ sırtı tüm yeryüzünü yansıtan bir ayna gibi birden ona doğru döndü. Ne kadar önüne geçip yüzünü görmek istese de bunu bir türlü baĢaramadı. Denizi ve ilerdeki kara parçasını neden Ģimdiye dek fark etmediğine hayıflanarak, adamın önüne geçmeye çalıĢmaktan vazgeçti. Yelkenli karaya yanaĢabileceği kadar yaklaĢtığında denize atlaması ve yüzerek karaya varması gerektiğini anladı. Önemsenmediği bir yerde durmaktansa gitmenin daha akıllıca olduğunu düĢünerek suya atladı. Mutfak masasına oturmuĢ, piĢmekte olan kurabiyelerin, çöreklerin kokusunu içine çekiyor, bir taraftan da içli bir türkü tutturup neĢeyle çalıĢmakta olan annesini seyrediyordu Ģimdi. Buraya nasıl geldiğini önemsemedi; hatırlamadı da. Yanmakta olan sobanın, yağmakta olan karın güzelliğini kendi sıcaklığına katarak verdiği huzuru, gelecekte yaĢlanıp bir köĢeye çekildiğinde belki de acıyla hatırl ayacaktı. Saçlarının ıslaklığını umursamadan, nasıl olsa kuruyacaktır diye düĢündü. Gürültülü bir kar yağıyordu sanki. Yoksa bu hemen yanındaki ocakta kaynamakta olan çayın fokurtusu muydu? Karanfilli çayın ve piĢmekte olan çöreklerin, böreklerin kokusu birbirine karıĢıyor, ahĢap mutfak dolaplarını, dolapların açık yeĢil tonlarıyla uyumlu perdeleri, kadının üstündeki önlüğü, yerdeki kilimi, masanın üstündeki tuzluk, Ģekerlik ve kahvaltılığı, tezgâhın üstündeki kavanozları, baharatları, bardakları, mutfakta o an ne varsa her Ģeyi büyülü bir duman gibi sararak, kendine bu anın özel, önemli ve unutulmaması gerektiğini hissettiriyordu. Yüzünü pencereye, görebildiği kadarıyla beyaz manzaraya çevirdi. Bu korunaklı sıcak oda, annesinin varlığı, mutluluk, huzur, dıĢarısı ile de uyum içinde miydi? Bütün bunları düĢünen kendisi, varlığı, odada kapladığı hacim. Buraya mı aitti gerçekten? DüĢündükçe burası, bu huzur ve mutluluk kaynağı, kokusuyla, tadıyla, etrafa yaydığı tatlılıkla birbirine karıĢmıĢ kedi mırıltılarını andıran sesleriyle ve buraya hiçbir Ģey olmayacakmıĢ hissinin midesini bulandırdığı yumuĢak, sıcak renklerden oluĢan görüntüsüyle içinden çıkılması, kaçılıp kurtulunması gereken bir yere mi dönüĢüyordu yavaĢ yavaĢ? Duvarların sertliğini önemsemeden, yaĢlı ve unutkan birinin boĢ vermiĢliğiyle gülümsedi.