Künye: Şâirin Tarihe Düştüğü Not: Şâir Gözüyle Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ve Çehrin Seferi”, (08-11 Haziran 2000 tarihinde Merzifon’da Yapılan Uluslararası Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Sempozyumunda Sunulan Bildiri). Merzifon Vakfı Yayınları, Ankara 2001, s. 371-382. ŞÂİRİN TARİHE DÜŞTÜĞÜ NOT: ŞÂİR GÖZÜYLE MERZİFONLU KARA MUSTAFA PAŞA VE ÇEHRİN SEFERİ Dursun Ali TÖKEL Tarih, bugün mevcudiyeti kalmamış devirleri araştıran bir ilim olmakla beraber, bu araştırmalarda, dünün bugüne yansıyan vesikalarını kullanmak zorundadır. Yani mevzu geçmiş olmakla beraber, malzeme bugünün konusunu teşkil etmektedir. Tarihi devir ve olayları aydınlatacak belge ve vesikaları tabii ki sadece kağıt varlıklar olarak düşünmüyoruz. Bazen yıkık ve kırık bir taş parçası, bazen yazılı belgeler, bazen küçücük bir metal veya tahta parçası vs. tarihin önemli bir devrini aydınlatan fevkalade bir vesika niteliği taşıyabilir. Bir nesnenin tarihi bir vesika olarak adlandırılabilmesi için, o vesikanın geçmişin bilinmeyen veya tartışma mevzuu olan bir anına ışık tutması gerekir. Bu açıdan bakıldığında, tarihçi için belge olarak kullanılabilecek malzemeler yekûnunu bir sıralamaya tabi tutmak neredeyse imkansız bir hal almaktadır. Alp dağlarında tesadüfen ortaya çıkan bir cesedin, insanlık tarihinin ilk devirlerini aydınlatmada ne kadar mühim bir rol oynadığı ehlinin malumudur. Bunun gibi taşlar arasında bulunan bir fosil parçası üzerinde yapılan incelemeler, nicedir kavgalar yapılan bir devri aydınlatmada mühim bir rol oynayabilmektedir. Bütün bunlar, tarihçilerin geçmişin aydınlatılmasında önünde sayısız bilgi ve belgeler durduğu gerçeğini dile getirmektedir. Şüphesiz tarih bir ilimdir ve her ilmin olduğu gibi onun da bir disiplin yönü, metin, belge, vesika, tarih, dönem vs. tespit ve seçiminde kendine has metot ve usulleri vardır. Tarihçiler bu metot ve disiplinleri tespit etme ve neyin, ne için, ne kadar vesika olabileceği gerçeğini ilmî nazariyelerle ortaya koymuşlardır. Türk tarihinin tespit ve yazımında şüphesiz birinci derecede söz sahibi tarihçilerimiz olmakla beraber, mesleği gereği edebiyatla uğraşanların da bu vadide söyleyeceği sözleri olduğunu kabul etmek gerekir. Zira edebiyatçı da tarihçi gibi tarihi devirleri incelemekte, geçmişte eser vermiş sanatkârların edebî mahsulleriyle iştigal etmektedir. Bu manada edebiyatçı en azından üzerinde çalıştığı sanatkârın yaşadığı devri kâmilen bilecek kadar tarihi malumat ile mücehhez olmalıdır. Tabi bu malumatı almak isterken başvuracağı ilk kaynak kendi diliyle yazılmış tarih konulu eserler olacaktır. İşte bu konuda edebiyatçılarımızın hiç de şanslı olduğu söylenemez. Bilhassa Osmanlı dönemi edebiyatını çalışan bir edebiyatçı için