KLÂSİK TÜRK ŞİİRİ ESTETİĞİ 1 Oluşumu, sınırları, fikrî-felsefî temelleri Ahmet Atillâ Şentürk Türklerin İslâm kültürü bünyesinde vücuda getirdikleri “divan şiiri” yahut “klâsik şiir” gibi genel isimlendirmelerle anılan manzum eserlerin tamamına yakın bir çoğunluğu, esas itibariyle güzelliği ve güzellik kavramının kaynağı kabul edilen “Hüsn-i Mutlak”ı [= mutlak güzellik] terennüm eder. Güzele duyulan ilgi ve bunun artması sonucu gelişen görme, elde etme ve kavuşma arzusunun insan ruhunda oluşturduğu “aşk”, dolaylı olarak bu şiirin temel konusunu oluşturur. Genel kabul gören bir inanışa göre insanın tanıdığı ilk güzellik Allah’ın “Cemâl”i olup, güzellikle bu ilk tanışma hâli ruhların yaratılıp onunla ahitleştikleri “Elest Bezmi”nde gerçekleşmiştir. Ruhlar gördükleri bu olağanüstü güzellik karşısında kendilerinden geçip mest olmuşlar ve dünyaya gönderildikten sonra da insanlar bilinçaltlarında o güzelliği hiç unutamamışlardır. Yine genel kabul gören bir yoruma göre, insanların dünyaya beden olarak gönderilişlerinden sonra ilgi ve sevgi duydukları yahut daha da ileri giderek âşık oldukları her güzellik, aslında o ilk yaşadıkları zevk hâline duyulan özlemin bir uzantısıdır. Bir başka açıdan bakıldığında çıkartıldığı cennetle, güzellik itibariyle mukayese edilemeyecek durumdaki dünyaya gönderilen “Âdem”in uzun yıllar döktüğü rivayet edilen göz yaşları da, aslında insanın yaratılışında var olan güzelliğe ilgi ve hasretin bir tezahürüdür. Güzelliğe duyulan bu ilgi ve coşku hakkında İslâm sonrasında Arap, Fars ve Türk düşünürlerinin geliştirdikleri felsefî ve mistik yorumlar la bunları tanımlamak için verilen değişik örnekler, zamanla klişeleşerek birtakım edebî kalıplar oluşturmuşlardır. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde dile getirdiği, insanın sazlıktan koparılmış yani ana vatanından uzaklaştırılmış bir kamışla sembolleştirilmesi , bunun tipik örneklerinden biridir. Bu kamışın kuruyup sararması, ana vatanı olan sazlığa duyduğu hasrettendir. Üzerinde kızgın şişle yakılarak açılan delikler dünyada çekilen çileleri sembolize eder. Ney olup çıkarttığı iniltili sesler ise, tekrar ana vatanına dönmek için ağlayıp feryat etmesidir. Birkaç kelimeyle özetleyerek ifade etmek gerektiğinde, doğu şiirinin ana hedefi, bu dünyada gurbette bulunan insanın gerçek anavatanı olan “Mutlak Güzellik”e bilinçli veya bilinçsizce, doğrudan veya dolaylı olarak yeniden kavuşma yolunda sarf ettiği gayret ve çektiği çileleri anlatmaktır. Arapça asıllı “şi‛r” ve “şâ‛ir” kelimelerinin etimolojik kökenleri hakkındaki görüşler, bazı tahminlerden ileri gidememektedir. Kelimenin Kur’an’da “sezmek, farkına varmak” anlamlarında kullanılan “ş ‛ r” kökü ve bazen de “‛alime” [= bildi] kelimesiyle eş anlamlı olarak geçen “şa‛ara” fiiliyle bağlantılı olabileceği düşünülmüştür. Goldziher “şâ‛ir” kelimesine “Tabiatüstü sihrî bir bilgiye sahip olan, sezişle bilen” karşılığını verir (Çetin 1973: 3). Sonraları Arapça, Farsça ve Türkçede günümüze kadar devam eden uzun bir süreç boyunca, sanat lı bir yapı oluşturacak şekilde ilhama dayalı muhtevaya sahip vezinli ve kafiyeli sözlere “şiir”, onu ortaya koyan kimseye de “şâ‛ir” denmiştir. Bununla birlikte kelimenin kökeninde bulunan bu sihir ve kehanet ilintisi, Türk edebiyatı da dâhil İslâm sonrası şiirlerde sık sık kullanılmış ve birçok şair övünme amacıyla kendisini fizik ötesi veya ilâhî kaynaklardan ilham alan bir çehreye büründürme gayreti içerisinde bulunmuş yahut bu iddiayı kendisi hakkında canlı tutma eğilimi göstermiştir. Bütün dünya edebiyatlarında şiirin temel konusunu hemen daima aşk oluşturur. Çünkü aşk insan ruhunun sıradan kelimelerle ifade edilemeyecek derecedeki en karmaşık duygularından 1 “Klasik Şiir Estetiği”, Türk Edebiyatı Tarihi, Ankara 2006, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları , editör: Talat Sait Hamlan, c.I, s.349-390.