95 Deniz ve Mimarlık İlişkisi: Kalamış’ta bir Deniz Evi Dr. Öğretim Üyesi Efsun Ekenyazıcı Güney Bahçeşehir Üniversitesi, efsuney@gmail.com Deniz ve mimarlık ilişkisi, tarih boyunca mimarlar ve mimar olmayan yerel ustalar ve fgürler tarafından ele alınmıştır. Ancak 1930’lu yıllara gelindiğinde, makineleşme arzusu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan transatlantik estetiği, modern mimarlıkla deniz (su) öğesinin daha önce hiç olmadığı kadar ilişkilenmesine neden olur. Özellikle Le Corbusier’in benimsediği “makine estetiği” modern mimarlığın biçimlendirilmesine neden olur. Bu noktada hem rasyonalizm hem de fonksiyonellik ön plana çıkar ve çizgisellik, yalın ve prizmatik hatlar ve kutu estetiği vurgulanır. Hatta mimarın meşhur sözü olan “Ev içinde yaşanacak bir makinedir.” (Cohen, 2004) bunun bir göstergesidir. Aslında mimar burada insanın hep makine içerisinde olması gerektiğine referans verir, dışarıda otomobil gibi ulaşım araçlarında içeride ise ev denilen makinede… hatta bu makine fkri mimar tarafından herkese eşit hücre sağlaması bakımından ütopik, ışınsal kent projesinde de yorumlanır. Makine estetiği fkri daha sonra modern mimarlık anlamında “transatlantik estetiği” olarak anılacak ve pek çok mimarı etkileyecektir. Makineleri ve ulaşımı ve hatta ulaşım araçlarını birer ilham kaynağı olarak ilan eden Le Corbusier (Atmodiwirjo ve Yatmo, 2016) ve takipçileri transatlantik estetiğini, dönemin modern mimarlık yaklaşımları için vazgeçilmez bir tutum olarak benimser. Mimarlar bu fkir doğrultusunda tasarımlarında yuvarlak pencereler, döner merdivenler, sarmal formlar, yalın hatlı parapetler vb. kullanarak transatlantiği görsel bir metafor olarak ele alırlar. Böylece kısa zamanda hem makine estetiği hem de transatlantik estetiği pek çok ülkeyi etkiler. Bu fkrin karşılığını bulduğu ülkelerden biri de Türkiye olur. “Yeni mimarlığın” (modern hareket) Türkiye’ye gelişi çeşitli gazetelerde ve Arkitekt Dergisi’nde 1930’ların başında coşku ile ilan edilir. 1931 yılında ise derginin kurucusu etki mimar Zeki Sayar, Le Corbusier’in de etkisiyle binanın bir ikamet makinesi olduğunu iddia eder (Sayar, 1931). Bu durum Türkiye’de mimarlık anlamında makineleşmenin benimsendiğinin mimarlık literatüründeki ilk işaretidir. Mimarlık pratiği bağlamında ise bunun öncül örneklerinden birisi Seyf Arkan’ın tasarımı olan, 1935 yılına tarihlenen Florya Köşkü’dür (Şekil 1). Cumhuriyet Dönemi Mimarlığı’nı temsil eden bu yapıda aynı zamanda transatlantik estetiği vurgusu da anlaşılır. Bu vurgunun Türkiye’ye yansıması metal parmaklıklar, dairesel pencereler, yalın, geometrik hacimler ve özellikle dönel formlar ile gerçekleşir. Arkan yapıyı adeta bir gemi binası olarak planlar ve yapının çoğu unsurunda doğrudan gemiye referans verir. Uzun açık koridoru, beyaz düz parapetiyle birlikte güverte gibi olan yapı dairesel pencere dizisi ise de geminin lombarına referans vermektedir (Bozdoğan, 2002).