Gönderim 16 Ekim 2018 Kabul 16 Haziran 2019 www.insanveinsan.org e-ISSN: 2148-7537 Araştırma makalesi * Arş. Gör. Dr., Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü. İnsan&İnsan, Yıl/Year 6, Sayı/Issue 21, Yaz/Summer 2019, 573-595 DOI: https://doi.org/10.29224/insanveinsan.471081 Kamusal Alanın Kavramsal Sınırları Mustafa Ali Minarlı* aliminarli@gmail.com ORCID ID: 0000-0002-5821-1324 Öz: Bu çalışmanın amacı çağdaş sosyal teoride sıklıkla değinilen bir tema olan kamusal alanın kavramsal sınırlarını ortaya çıkarmaktır. Kamusal alanın fenomenolojik olarak ihtiva ettiği öğelerin ne olduğu, nasıl bir işlev sergilediği incelemenin temel sorunsalını teşkil etmektedir. Bu bağlamda, çalışmada öncelikle kamusal alana günümüz anlamını kazandıran teorik çabalara değinilmiştir. Hannah Arendt, Jürgen Habermas, Oskar Negt-Alexander Kluge, Richard Sennett ve Nancy Fraser’in kavramın politika teorisine dahil olmasında oynadıkları rol incelenmiştir. Takiben, kavramın günümüz ve önceki tarihler arasında ihtiva ettiği anlamda herhangi bir değişiklik olup olmadığı sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu doğrultuda kavramın semantik kökleri ve işlevsel nitelikleri araştırılmıştır. Daha sonra, kamusal alanın özel alandan farkları incelenerek aleniyet ve çoğulluğun kavramsal olarak kurucu nitelikler sergilediği tespit edilmiştir. Çalışmada, son olarak, kamusal alanın politika ve demokrasiyle ilişkisine değinilmiştir. Böylelikle, kavramın fenomenolojik bütünlüğü açısından aleniyet ve çoğulluğun yanı sıra politik bir telosa da gereksinim duyduğu anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Kamusal alan, Demokrasi, Siyasallık. Giriş Yirminci yüzyılın son çeyreğinin sosyal teori açısından başlıca önemi kamusal alan mefumunun literatürün anahtar kavramlarından biri haline gelmesidir. Özellikle, 80’li yılların sonu itibariyle Jürgen Habermas, Oskar Negt ve Alexander Kluge’nin eserlerinin İngilizce’ye çevrilmesiyle popülerleşen kavram politika teorisinin önemli bir inceleme sahası olmuştur. Kavram, dönemin konjonktürünün de etkisiyle Soğuk Savaş sonrası Batı toplumlarının sosyal ve politik anlamda karşılaştığı problemle- ri aşma yönünde önemli bir araç olarak görülmüştür. Bu bağlamda, sanayi sonrası toplumların bir yandan neo-liberal siyasalar nedeniyle reel anlamda fakirleşmesi, di- ğer yandan mevcut demokrasilerin yapısal sorunları dolayısıyla apolitik bir evrenin parçası haline gelmesinin neden olduğu meşruiyet krizine sosyal teorice verilmiş bir cevap olarak kabul edilmiştir. Farklı araştırma alanlarından pek çok düşünür kav- ramın çağdaş dünyanın reel sosyalizmin çöküşünün ardından tarihin sonu teziyle